KÜRESEL TİCARETİN AĞIRLIK MERKEZİNİN YER DEĞİŞTİRDİĞİ, TEDARİK ZİNCİRLERİNİN YENİDEN TANIMLANDIĞI VE JEOPOLİTİK FAY HATLARININ BÜYÜK BİR GÜRÜLTÜYLE KIRILDIĞI KRİTİK BİR TARİHSEL EŞİKTEN GEÇİYORUZ. İHRACATÇI VİZYONUYLA VE TÜRK SANAYİCİSİNİN KADİM ÜRETİM REFLEKSİYLE ÖRTÜŞEN BİR PERSPEKTİFTEN BAKILDIĞINDA, GÜNCEL GELİŞMELERİN BİZLERE FISILDADIĞI GERÇEK ŞU: TÜRKİYE, ÜRÜN VE PAZAR ÇEŞİTLİLİĞİNDE ULAŞTIĞI MUAZZAM DERİNLİKLE ARTIK SADECE BÖLGESEL BİR OYUNCU DEĞİL, KÜRESEL LİGDE MÜCADELE EDEN STRATEJİK BİR AKTÖRDÜR.

Ortadoğu ve Körfez bölgesi gece uzaydan - coğrafyanın ekonomi politiği

Türkiye, 2024 verilerine göre, rekabetçi olarak ihraç ettiği ürün sayısı ve bu ürünleri ulaştırdığı coğrafi genişlik bakımından Çin, Hindistan ve Almanya gibi devlerle aynı kulvarda koşuyor; hatta kimi parametrelerde "kendi bölgesinin sanayi gücü" unvanını hak ediyor. Bu başarının arka planını anlamak için, özellikle Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi bölgesel rakiplerin son 20 yılda inşa etmeye çalıştığı ekonomik modelin doğasını ve Türkiye ile girilen sessiz ama derin rekabeti iyi analiz etmek gerekiyor.

BAE, petrole dayalı ekonomisini dönüştürme iddiasıyla Dubai ve Abu Dabi'yi küresel birer lojistik, turizm ve fuarcılık üssü haline getirmek için milyarlarca dolarlık yatırımlar yaptı. Bu stratejik hamleler, Türk sanayisinin can damarı olan ambalaj makineleri, gıda işleme sistemleri ve savunma sanayisi gibi alanlarda doğrudan bir pazar payı savaşına dönüştü. Örneğin, 30 yılı aşkın süredir başarısını koruyan ve Alman Interpack'tan sonra dünyanın en büyük organizasyonlarından biri kabul edilen İstanbul Avrasya Ambalaj Fuarı gibi köklü değerlerimize karşı; Gulfood ve GulfPack gibi organizasyonlarla ciddi bir kuşatma harekâtı başlatıldı. Başlangıçta düşük maliyetli ve "yerel bir deneme" gibi sunulan bu fuarlar, zamanla devlet teşvikleriyle birer çekim merkezine dönüştürülerek metrekare fiyatları ciddi seviyelere taşındı.

Ancak 2026 yılının başından itibaren tırmanan ve nihayetinde doğrudan askeri bir çatışmaya evrilen İran-ABD gerilimi, bu "cam saray" modelinin ne kadar büyük yapısal zayıflıklar barındırdığını tüm dünyaya ilan eden tarihi bir dönüm noktası oldu. BAE'nin yıllardır bir "güvenli liman" ve "istikrar vahası" olarak pazarladığı imajı, ülkenin stratejik enerji tesisleri ve havalimanlarına yönelik gerçekleşen saldırılarla temelinden sarsıldı. Bu olay, Dubai'nin "dokunulamaz" olduğu inancını zedelerken, doğrudan güvene ve kesintisiz huzura dayalı olan gayrimenkul, finans ve turizm sektörlerinde ani bir kırılmaya yol açtı. Yüz binlerce nitelikli yabancı çalışanın bölgeyi terk etme eğilimine girmesi, ekonominin petrol dışı büyüme motorlarının dış şoklara karşı ne denli korumasız olduğunu ortaya koydu.

Lojistik boyutta ise Hürmüz Boğazı'ndaki fiili abluka ve güvenlik riskleri, BAE'nin küresel ticaret merkezi olma iddiasına en ağır darbeyi vurdu. Jebel Ali gibi dünyanın en yoğun limanlarına yanaşan gemilerin sigorta primlerinin astronomik seviyelere çıkması, lojistik maliyetlerini yönetilemez hale getirdi. Vizyon projeleri için ayrılan fonların güvenlik harcamalarına kaydırılması, BAE'nin "gelecek tasarımı" iddiasını sekteye uğrattı. Bu durum, ekonomik çeşitlendirmenin tek başına yeterli olmadığını; köklü bir üretim geleneği ve jeopolitik dirençle desteklenmeyen modellerin "coğrafyanın kaderi" karşısında ne kadar kırılgan olduğunu kanıtladı.

Alper Karakurt - Makine İhracatçıları Birliği Danışmanı

Türkiye'nin bu kaotik tabloda ayrıştığı temel nokta, sanayi üretiminin çeşitliliği ve krizlere karşı geliştirdiği bağışıklıktır. Ülkemiz bugün devasa bir ürün yelpazesinde rekabet edebilen nadir ülkelerden biridir. BAE gibi rakipler pazar çeşitliliğinde daha dar ve kırılgan bir alana sıkışmışken, Türkiye'nin hem doğu hem de batı pazarlarındaki köklü ağırlığı, onu bölgesel şoklara karşı çok daha dirençli bir sığınak haline getirmiştir. Ürün ve pazar çeşitliliği açısından bakıldığında, Türkiye'nin Avrupa ülkeleri ve Hindistan ile kıyaslanabilir tek sanayi ülkesi olması, bölgesel boşlukları doldurma kabiliyetimizin en büyük teminatıdır.

"BAE GİBİ RAKİPLER PAZAR ÇEŞİTLİLİĞİNDE DAHA DAR VE KIRILGAN BİR ALANA SIKIŞMIŞKEN, TÜRKİYE'NİN HEM DOĞU HEM DE BATI PAZARLARINDAKİ KÖKLÜ AĞIRLIĞI, ONU BÖLGESEL ŞOKLARA KARŞI ÇOK DAHA DİRENÇLİ BİR SIĞINAK HALİNE GETİRMİŞTİR."

Ancak bu devasa potansiyelin ve bölgesel liderliğin küresel bir domine etme gücüne dönüşmesi için çözülmesi gereken çok kritik bir denklem mevcut: Üretim maliyetleri ile ihracat rekabetçiliği arasındaki dengesizlik… Veriler, 2019'dan 2026'ya uzanan süreçte Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi'nin (Yİ-ÜFE) büyük bir hızla yükseldiğini, buna karşılık kur sepetinin aynı ivmeyi yakalayamadığını gösteriyor. Özellikle 2022 sonrası hızla açılan bu makas, 2026 yılı itibarıyla en uç noktasına ulaşmış durumda. Bu durum, TL'nin reel olarak değerli kalması anlamına gelirken, ihracatçımızın maliyet artışlarını fiyatlara yansıtmasını imkânsız kılıyor ve kâr marjlarını tehlikeli seviyelerde baskılıyor.

Rakiplerimizin lojistik ve güvenlik krizleriyle irtifa kaybettiği bu dönemde, Türkiye'nin bu tarihsel fırsatı kaçırmaması için kur sepetinden kaynaklanan dezavantajın akılcı kamu politikaları ve teşvik modelleriyle kapatılması hayati önem taşıyor. Netice itibarıyla, Türkiye'nin ürün çeşitliliğinde ulaştığı bu muazzam seviye, onu sadece bir tedarikçi değil, küresel sistemin vazgeçilemez ana omurgası konumuna yükseltiyor. BAE'nin yaşadığı tecrübe, sanayileşmenin sadece finansal transferlerle değil, ter akıtılan üretim bantları ve stratejik öngörüyle inşa edilebileceğini bir kez daha kanıtladı.

Türk ihracatçılarının bu avantajı; teknolojik dönüşüm, dijitalleşme ve doğru maliyet yönetimiyle birleştirdiği takdirde, önümüzdeki 10 yılın Türkiye'nin sanayi asrı haline dönüşmesi mümkün gözüküyor. Ancak bu başarı için kamunun da elini taşın altına koyması, omuz vermesi gerekli: Türkiye'nin ortaya çıkan boşluğu doldurması için kur sepetinden kaynaklanan rekabetçi dezavantajının kapatılması farklı kamu bileşenleri/politikaları ile gerekiyor.